~~ Oltaya Takılmış ~~
|__ Emeğe Saygı..._| | |'""|""\___
|_____________ l | | __| __| ___|)
(@!)!(@)"""""**|(@) (@)****|(@)
Sağ klikle
İşte Eylülde bitti ve sen hala gelmedin.
Yağmurlar damlayacaktı ıslak saçından.
Gözyaşından bir deniz getirecekti seni.
"AAH"ların şişirdiği yelkenleri yürek zarından.
Yapılmış bir gemiyle gelecektin.
Ellerinde gözlerimi getirecektin.
Seni Yusuf bilip Yakup gibi, giderken ardın sıra yolladığım gözlerimi.
Bunca küf kokmayacaktı ayrılığımız.
Kavlimiz böyle değildi.
Beni garip bırakmayacaktın alagüne, dosta düşmana karşı.
Sevmek yüreğe saplanmış bir bıçaktı biliyorum;
Fakat bunca ayrılığın adını da koyamıyorum.
Bilseydim imrenirciydim hiç ucan kuşlara?
Bilseydim aylardan Eylül’ü, vakitlerden akşam, çiçeklerden.
Zambağı, kuşlardan turnayı, leyleği koyar mıydım lugatlara?
Bak kokun geldi burcu burcu toprak gibi,
Bir yoksulun ellerine düşmüş sıcak ekmek gibi,
Fakat sen gelmedin.
Acın geldi, sancın geldi ama SEN GELMEDiN

-------------------------
Ne Varlığına Alışabildim
Geldin GeleliNe Yokluğuna Dayanabildim
Gittin Gideli Bir Işık Huzmesiydi
İnen Yüreğime
Seni Gördüğüm
Seni Sevdiğim An
Umut Oldun, Sevınc Oldun, Vuslat Oldun
Ömrümde Sen
Gönlümde Sen
Dilimde Sen
Aklımda Sen Bir Acıydı Sızıydı
Düşen Yüreğime
Elveda Dediğin
Ve Gittiğin An
Dert Oldun Elem Oldun, Hasret Oldun Ömrümde Sen
Kanımda Sen
Canımda Sen
Ruhumda Sen
Varlığını Kaybetmek Korkusuyla Yasadım
Yokluğunda Tas Bastım Yüreğime Yanarım
Yanarım Yanarım
İsmail Hakkı KAVURMACI
Seni İlk Gördüğümde
Kalbim Sanki Ellerinde
Sen Bile Zor Tutuyorsun
Pırpır Uçuyor
O Zaman Havaslıydın Kalbimi Tutmaya
Şimdi Bıraktın Kalbimi Bulamıyorum
Ama Neredeyse Hala Sana Çarpıyor
Hala Seni Düşünüyorum
Hala Seni Seviyor,
Hala Sana Yanıyor,
Hala Sana Tutuşuyorum,
Ve Adın Azımdan Düşmüyor
Dudaklarımda Hala Bir Mühür
Hala Bir Sır
Hala Bir Tebessüm Gibi
Adın Ve Sen
Adın Kalbimde Yazılı Sandım
Uçar Gidersin Sandım
İyi ki Beynime Kazımışım
Hala Adını Unutmadım
İstememde Unutamadım
Belki Bu Şiirimi Okuyamıcaksın
Fakat Seni Sevdiğimi
Mezara Kadar Unutamayacaksın
Gün Gelirde Beni Ararsan Ben Hep
Elini Koyduğun Sol Tarafta Olacağım
Yanı Senin Daima Kalacağın Yerde
Buse AYDINLI
Dünya nüfusunu, mevcut halklarin nispetlerini muhafaza ederek, 100 kisilik bir köy kadar küçültebilseydik bu köy söyle olacakti:
57 Asyali: 
21 Avrupali, 
14 Amerikali (Kuzey,Orta,Güney) 
ve 8 Afrikali 
Bunlarin 52'si kadin
, 48'i erkek olacakti 
30 beyaz
, 70 beyaz (
+
+
)olmayan,
30 Hiristiyan, 70 Hiristiyan olmayan,
89 heteroseksüel
, 11 homoseksüel 
6 kisi bütün servetin
% 59'una sahip olacakti ve bunlarin hepsi
ABD kökenli olacakti.
20 kisi iy evlerde yasayacakti,
30 kisi okuma-yazma bilecekti,
1'i ölmek üzere
, 1'i de dogmak
üzere olacakti.
1 kisi bilgisayar sahibi,
1 kisi de (evet, sadece 1 kisi) üniversite mezunu olacakti.
Simdi sunlari göz önünde bulundurun:
Bir harp tehlikesi
ile, iskence görmek
ihtimali ile, aç kalma korkusu
ile karsi karsiya degilseniz, 500 milyon insandan daha iyisiniz.
Tutuklanmaktan
, iskence görmekten yahut öldürülmekten
korkmadan ibadethaneye
gidebiliyorsaniz 3 milyar kisiden daha iyi bir sansa sahipsiniz.
Buzdolabinizda yiyeceginiz
, üzerinizde elbiseniz
ve basinizi sokup uyuyabileceginiz bir eviniz
varsa,
dünyadaki insanlarin % 75'inden daha zenginsiniz.
Bankada ve cüzdaninizda para
varsa, dünyanin en imtiyazli % 8'i arasindasiniz
Anneniz
, babaniz
sag ise, siz bu dünyada nâdir kisilerden birisiniz.
Birisi sizi düsündü ve bunu gönderdi, çünkü okuma
yazma
bilmeyen 2 milyar kisiden biri degilsiniz.
Paraya ihtiyacin yokmus gibi çalis .
Kimse seni üzememis gibi sev .
Kimse seni seyretmiyormus gibi danset .
Kimse seni dinlemiyormus gibi sarki söyle .
Bu mesaji dostlarina gönder .
Göndermezsen hiçbir sey olmaz.
Gönderirsen, belki bunu okuyan birisi gülümser...... 
Veya......
sen gene her zaman yaptigin gibi nereye oldugunu bilmeden, kan ter içinde kosmaya
ve hayattan sikayet etmeye
devam et

"Ulusal egemenlik öyle bir nurdur ki; onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar yok olur. Ulusların tutsaklığı üzerine kurulmuş olan kurumlar, her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar." ( M. Kemal 1924 )
Ulusal egemenlik; milletin sahipliği demektir.
Kimseye ayrıcalık tanımadan, başka bir güç ve iradenin hakimiyetinde olmadan; kendi kendine buyurucu ve sahip çıkan olmak demektir.
İnsanca yaşama bilincine sahip; etnik, sınıfsal ve düşünsel ayrılıklara karşı olarak, karar oluşturma ve karar verme gücüne sahip olmak demektir.
Bilimi ilke edinen; laik, akılcı, demokratik, özgürlükçü insanlar olma hakkına, sahip olmak demektir.
"Ulus, kendisini oluşturan kişilerin toplamından farklı ve ayrı olarak, onların bir sentezinden ortaya çıkmış bağımsız bir kişiliktir. Egemenlik ise; ulus denilen varlığın, toplumun genel iradesidir. Bu irade, üstün iktidar ve güç olarak ulusa aittir.
Egemenlik, ilâhi iradeye dayanmaktadır. Ulus iradesi ise; bireysel iradelerin biraraya gelmesinden, kaynaşmasından, sentezinden oluşmuştur. Bu itibarla ulusal egemenlik, ulusun bölünmez iradesidir." (H. Eroğlu)
Ulusal egemenlik: yönetenlerin iktidar erkini, Allahtan ya da gelenekten değil; milletten aldığını belirtir ve bir dış ülkenin egemenliğini de reddeder.
Egemenliğin: Yani yönetim gücünün dış kaynaklı olmaması, bağımsızlığı; milletten gelmesi de, imparatorluk düşüncesine karşı ulus-devlet anlayışını simgeler.
Ama gerek bağımsızlık, gerekse millete dayalı egemenlik ancak demokrasi ile bir anlam kazanır.
Milli irade, demokrasinin kurum ve kurallarına uygun olarak yapılmış olan serbest seçimlerin sonucunda belirlenen iktidarda somutlaşır.
Mustafa Kemal' e göre; "Toplumda en yüksek özgürlüğün, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve gerçek manasıyla ulusal egemenliğin kurulmuş olmasına bağlıdır. Bundan ötürü özgürlüğün de, eşitliğin de dayanak noktası ulusal egemenliktir."
Ulusal egemenliğin anlamını bilip, yaşama geçirebilen, törenlerle bayramını kutlayan irade; geleceğini şekillendirecek adımlar atmak yönünde de aynı bilince sahip olmalıdır. Tanımları ardı ardına dizmek ve "Aynısını düşünüyoruz" demek inandırıcı değildir. Dilde olanların, kararlılıkla hayata geçirilmesi gerekli.
Ulusal Egemenlik ve çocuk. İkisi bir arada. Neden? Elimizde bu soruya cevap verecek rehber var. Başka yerler ve yollar aramak boşuna. Pırıl pırıl beyinleri, yetiştirmek için gerekli olanların, neler olduğunu biliyoruz. Uygulamalıyız.
"Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz" ( M. Kemal)
Bir zamanlar bir tepenin üzerindeki villada bir oğlan çocuğu yaşarmış.
İyi de yaşarmış..
Köpekleri ve atları, otomobilleri ve müziği severmiş.
Yüzmeye gider, futbol oynar, güzel kızlara bayılırmış.
Bir gün Tanrı'ya "Büyüdüğüm zaman neler isteğimi buldum, uzun uzun düşünüp" demiş..."Neler" demiş Tanrı'da...
"Bir büyük evde yaşamak isterim. Ön kapısında heykeller olsun. Arka kapısında iki St. Bernard köpeği... Uçsuz bucaksız bir bahçe içinde... Uzun, çok güzel ve çok müşfik bir kadınla evlenmek isterim. Siyah saçlı, mavi gözlü, gitar çalan ve tatlı tatlı şarkılar söyleyen... "Üç güçlü oğlum olsun isterim ki, onlarla futbol oynayabileyim. Büyüdüklerinde birisi büyük bir bilim adamı, öteki senatör, üçüncüsü, milli santrfor olsun."Ben bir seyyah olayım... Okyanuslara yelken açayım, dağların zirvelerine tırmanayım, insanları kurtarayım. Bir Ferrari kullanayım, yollarda...
"Ne güzel bir hayal bu" demiş, Tanrı... "Mutlu olmanı dilerim..." Bir gün oğlan futbol oynarken ayağını incitmiş. Ondan sonra değil dağlara, ağaçlara bile tırmanamaz olmuş. Okyanuslara yelken açmak da hayal olmuş tabii. Bunun üzerine pazarlama okuyup, tıbbi malzemeler dağıtan bir şirket kurmuş.
Bir kızla evlenmiş, çok güzel ve çok müşfik. Ama uzun değil, kısaymış. Saçları siyahmış ama, gözleri mavi değil, ela imiş. Gitar çalamaz, şarkı söyleyemezmiş ama, harika yemek pişirir, olağanüstü güzel kuş resimleri yaparmış.
İşi dolayısı ile, kent dışında bir villada değil, kentte bir apartmanın teras katında oturmak zorunda kalmış, ama evinin deniz manzarası gene harikaymış.
iki St. Bernard besleyecek bahçesi yokmuş ama, evinde harika tüylü bir Ankara kedisi varmış.
Üç kızı olmuş. En küçükleri tekerlekli sandalyede yaşamak zorundaymış, ama en güzelleriymiş. Üç kız da babalarını çok severlermiş. Onunla futbol oynayamazlarmış ama birlikte denize, parklara giderlermiş. Uçurtma uçurdukları da olurmuş, bazen. En küçükleri hariç tabii. O gölgede bir ağacın altında oturur, gitarı ile şarkılar söylermiş.
İyi para kazanmış ama, Öyle kırmızı bir Ferrari'si olmamış. Bir sabah uykudan üzüntü içinde uyanmış ve en iyi arkadaşına koşmuş...
"Ben" demiş, "Hiç mutlu değilim..." "Neden" demiş, arkadaşı... "Çocukken siyah saçlı, uzun boylu, mavi gözlü, gitar çalıp şarkı söyleyen bir kızla evlenmek isterdim. Oysa karım uzun değil, ela gözlü, gitar da çalamıyor."
"Karın çok güzel" demiş, arkadaşı... "Harika resimler yapıyor, enfes yemekler pişiriyor üstelik."
Adam dinlememiş bile onu...
Bir gün karısına "Hiç mutlu değilim" diye dökmüş içini... "Neden" demiş karısı... "Çünkü büyük bir bahçe içinde bir villada yaşamayı düşlerdim, oysa 47'nci katta bir apartman dairesine tıkıldım. İki St. Bernard'ın yaşayacağı bir bahçem olsun isterdim, hani nerede..."
"Konforlu bir apartmanda yaşıyoruz" demiş karısı... "Oturduğumuz yerden okyanus görünüyor. Gülüyor, eğleniyor, birbirimizi seviyoruz. Kedimizi okşuyor, güzel kuşların resimlerini yapıyoruz... Üç de harika çocuğumuz var.."
Adam dinlemiyormuş bile...
Ruh doktoruna koşmuş bir gün... "Ben mutlu değilim" diye... "Niye" demiş, doktor... "Çünkü ben bir gezginci olmak, okyanuslara açılmak, dağlara tırmanmak, insanları kurtarmak isterdim. Oysa masa başı işim ve sakat bir dizim var şimdi... "Ama sattığım tıbbi malzemeler yığınla hayat kurtarıyor" demiş, doktor...
Adam dinlememiş bile...
Doktor da ona 100 dolar vizite yazıp yollamış.
Bir gün muhasebecisine "Ben çok mutsuzum" demiş..."Neden" demiş, muhasebeci... "Bir kırmızı Ferrarim olsun isterdim hep... Ve dünya umurumda olmasın. Oysa işe metro ile gidip geliyorum. Bir yığın da sorunum var." "İyi giyiniyor, en iyi restauranlara gidiyorsun. Bütün Avrupa'yı, Amerika'yı gezdin" demiş, muhasebeci.
Ama adam dinlemiyormuş bile...
Muhasebeci adama 100 dolar danışma ücreti fatura edip yollamış. Onun da hayalinde kırmızı Ferrari varmış çünkü.
Adam, rahibe "Çok mutsuzum" demiş."Neden" demiş, rahip..."Üç oğlum olsun isterdim. Biri bilim adamı, biri politikacı, biri sporcu. Oysa üç kızım oldu. Birisi yürüyemiyor bile.." "Ama çok güzel ve çok zeki üç kızın var" demiş rahip... "Seni çok seviyorlar. Başarılı da oldular. Biri hemşire, biri sanatçı, biri de müzik hocası.."
Ama adam dinlemiyormuş bile...
Öyle mutsuzmuş ki hasta olmuş sonunda. Bir beyaz hastane odasında, etrafı beyaz giyinmiş hemşirelerle dolu yatıyormuş. Vücuduna bağlı teller hastaneye kendi sattığı kalp cihazına gidiyor, kollarına bağlı serumlarla besleniyormuş. Fena halde mutsuzmuş adam şimdi.
Ailesi, dostları, ve rahibi yatağının başına toplanmışlar. Onlar da üzüntü içindeymiş. Mutlu olanlar sadece ruh doktoru ve muhasebecisi imiş.
Bir gece adam hastane odasında Tanrı ile yalnız kaldığında "Tanrım" demiş... "Hatırlar mısın, çocukken sana yalvarmış ve istediklerimi sıralamıştım." "Hatırladım" demiş, Tanrı... "Güzel bir hayaldi." 'Peki, niye onların hiçbirini vermedin bana" demiş, adam...
"Verebilirdim" demiş Tanrı.. "Ama sana istemediğin şeyleri vererek bir sürpriz yapmak istedim."
"Bak neler verdim sana...
Bir güzel, sevecen eş, iyi bir iş, yaşanacak güzel bir ev. Üç tatlı kız evlat.. Bir araya getirdiğim en güzel yaşam paketlerinden biriydi bu." "Evet" demiş, adam...
"Ama bana benim gerçekten istediklerimi vereceksin sandım."
"Ben de senin, benim gerçekten istediğimi vereceğini sandım" demiş, Tanrı..."
Sen ne istedin ki" demiş, adam hayretle..
Tanrı'nın da bazı şeyler isteyeceğini hiç düşünmemiş hayatında. "Sana verdiklerimle mutlu olmanı istemiştim" demiş Tanrı...
Adam karanlık odasında sabaha kadar düşünmüş. Sonunda yeni bir hayal kurmaya karar vermiş. Yıllar önce kurduğu hayalin yerine "Keşke bunu hayal etseydim" dediği bir hayal...
Bu defaki hayalinde, zaten sahip olduğu şeyler varmış hep.Adam kısa zamanda iyileşmiş, 47'nci kattaki dairesinde çok mutlu yaşamış. Kızların şen şakrak sesleri, eşinin derin ela gözleri ve harika kuş resimleri arasında mutlu olduğunu hissedermiş bütün gün...Geceleri de okyanusa yansıyan kentin ışıklarının dalgalar üzerinde oynaşmasına bakar, gülümsermiş...
Sınır tanımadan büyük düşünmek... Hayal gücünü sonuna kadar zorlamak... Ama elde ettikleri ile de mutlu olmayı bilebilmek... Tanrı'nın insana verebileceği en büyük iki nimet bu olmalı...
Bakın bakalım, size neler vermiş Tanrı...?